<< önceki
 

ÇEMBER

  Çember, eski Türkçesiyle “muhit-i daire”. Almanca’da hem Kreis deniyor, hem Zirkel. Almanlar da bizim gibi iki sözcükle karşılamışlar kavramı. Fransızlar cercle diyorlar. İngilizler circle. Latincesi circulus, Yunancası Kirkor. Türk Dil Kurumu’nun Matematik Terimleri Sözlüğü’nde nasıl tarif ediliyor Çember? Duran bir noktaya eşit uzaklıkta bulunan düzlemdeş noktaların oluşturduğu uzambiçim.

Çember  ya da daire, “uzambiçimlerin” içinde en mükemmel, en başdöndürücü, en sonsuz ve şaşırtıcı olanıdır bence. Doğrudan sanata götürürü bizi çember. Tekrarlanır gibi gördüğümüz, yinelendiğini sandığımız her şeyin “yeni”, dolayısıyla çelişkilerle dolu olduğunu gösterir bu uzaybiçim. Şiir ya da tiyatro gibidir bir bakıma. Ne doğrudur ne de yanlıştır; hem doğrudur hem yanlıştır öte yandan. Üçgenden, kareden, yamuktan ayıran bir şey vardır çemberi. Bozulmayacak kadar mükemmel olması bir yana, mükemmel bir bilmece olarak kendi kendinin anahtarını oluşturan, felsefe ile doğayı birbirine yaklaştıran tek biçim Çember’dir.

Oturuyorduk, bu çember meselesi de nereden çıktı diyenler olacaktır. Bu da eski bir dairedir. İlk soran Oğuz Atay’dı ama yine sorulabilir; Türkçe'de işyerine neden daire denir?

Çember bir kısır döngü değildir, ama nedense çoğu zaman öyle algılanır. Mükemmel bir çember, içinde zamanın zıpladığı bir alandır. Ülkemizdeki insanları insan mertebesine çıkaran   yüzlerce olgudan biri de Simit’tir. Simit olmazsa Türkiye olmaz. Uzambiçimi olarak çembere yakın duran bu yiyecek maddesini düşünürsek, hiçbir simitin bir başka simite benzemediğini görürüz. Simit, yuvarlak olduğu, daire ya da çember biçiminde olduğu halde yinelemez kendini.Birbirine benzeyen iki simit yoktur örneğin. Ama soruna bu açıdan bakarsak, hiçbir çemberin bir ötekine benzemediğini görürüz.   

Bütün bunları Stanley Kubrick’in Lolita adlı filmini seyrederken düşündüm. Vladimir Nobokov’un bu olağanüstü romanının, roman kadar olağanüstü filminde “çember”i deniyor Kubrick. Film başlıyor ve iki küsur saat sonra başladığı noktada bitiyor. Bittiği noktadan başlayarak bir kere daha, yeniden seyredebiliriz filmi. Her sözcüğe, her jeste, her bakışa yeni bir anlam yükleyerek! Herhangi bir olayın yinelenmesi mümkün değildir artık. Ama bir “muhit-i daire” içinde, eski olanı, eskimiş olanı yeni merceklerde süzeriz artık. Biz başlayızdır, film de başkadır.

Bir düşün, öztürkçesiyle bir “rüya”nın anlatıldığı bir roman olan, James Joyce’un Finnegan’s Wake’in kurgusu da böyledir. Bu dev yapıtın yarıdan başlayan ilk cümlesi, yüzlerce sayfa sonra “son” cümleye bağlanıyor. Okumanın önemine ya da keyfine inanıyorsanız, yine yarıda kesilen o son cümlenin peşine takılıp romanı yeniden okumanız gerekecektir. Okumayı seven bir okursanız, bu maceranın sonu yoktur! Her okuyuşta hem roman değişir hem de okur. Anlamı ve boyutu süreklki değişen bir çember içindedir artık okur ve yazar ve geride hemen herkes.

Başlangıç noktasına dönmek ve orada yepyeni olanı yakalamak, ve anladığını sorgulamak, bütün bu korkutucu ikilemler, çağlar boyunca birçok sanatçının ilgisini çekmiştir. Bizde çemberin ya da dairenin önemini ve gizini anlayıp üzerinde düşünen sanatçılardan biri de ressam Ali Arif Ersen’dir.

Borges’ten Kafka’ya, Kandinsky’den Miro’ya dek pekçok sanatçı çemberin büyüsüne kapılmış, bu gizemli biçimle uğraşmışlardır. 

Ucello’nun Kuşları kitabından, Memet Baydur’ın “O” adlı yazısından

 

 
<< önceki
anasayfa | makale & yazı | basında aat | galeri | ilgili linkler | iletişim
copyright © Açık Alan Teknolojisi 2009 Tüm hakları saklıdır. Tasarım Statu CW